Hindistana ruhani turist olarak gitmenin nefis bir sefilliği vardır. Düşük bütçe, geniş zaman kapsamında o aşram senin bu astrolog benim sekerken madden ve manen konfor alanından uzaklaşırsın. Sırf bu hal bile güne başka türlü bakmanı sağladığından ayıp anlamaya başladığını sanırsın. Tabii belki okuyan bunları yaşamıyor hiç de, böyle genelleyince mühim bir şey anlatıyormuşum gibi oluyor.

Fire ceremony at Guruji's temple

Guruji’nin mekanında bir ateş seremonisi

Bir örüntüyü daha kıraraktan bambaşka Hindistan halleri yaşadım bu sefer. Önce ikinci Tantrik pujamın yoluna çıktım. Geçen sene Muladhara/kök çakra üzerine yaptığımız ve hayrını pek bir gördüğüm pujanın üzerine bu sene Svadistana arınmasına giriştik. İkinci çakranın olayı hisli duygular, dürtüler, takıntılar… İçimizin dışımızın su dolu olduğu yaşantımızda su elementinin etkisindeki bu çakra hükmediyor yogilere göre çoğunluğumuzun bilincine. Ne demek bilince hükmetmek; anlamak için basit bir test mümkün. Gün içerisinde herhangi bir konuya odaklanmadığında, serbest salınan zihin nerelere gidiyor? Manitayla yaşanan/yaşanamayan anlara, aklında kalan indirimdeki pantolona, akşam evde bekleyen nefis kanepe ve muhtelif dizilerin yeni bölümlerine, cumartesi gecesi ateşi planlarına, ‘napıcam ben bu hayatta’ kaygılarına ve bunalıma, seni zıvanadan çıkaran elemana vereceğin cevaba, tatil planlarına… Nereler zihnin popüler mekanları? Bir de coşkun duygularla o pek bir aradığımız ‘iç ses’i birbirine karıştırıp ilkine göre mi atarsın adımını? Bir arkadaş yakınlığı, güzel bir kitap, nefis bir konser gibi rafine eylemler eksik kaldığında depresyonlarda mısın? Liste uzun; bu mecralarda işliyor işte zihin serbest salınırken svadistana hükümranlığında. Bu düzeyde bir temizlik ise duygusal uyum ve hafiflik, yaratıcılık, hayal gücü gibi hoşluklar getirebiliyor hayata.

Ritual by the ocean

Puri’de ritüel

Benim puja öncem de sonram da bol duygusal türbülans ve yüzleşmeyle epey bereketli geçti. Başta ürküyorken başıma neler gelecek diye kaymak gibi bir yol çıktı karşıma. Guruji’nin minimalin de altındaki konfor düzeyindeki evinde her nevi sefilliğe iyice kalınlaşmış derim bana mısın demedi. Bu pujayı geçen seneki 101 kişinin arasındaki çatlak sesler elimine olup yaklaşık 60 kişinin katılımıyla yapmamız hafifletmiş olabilir atmosferi. Bir şekil ilk ayak bol pratik, bol muhabbet geçti gitti ve kendimizi kitlesel bir tren yolculuğunun ardından Puri’de bulduk. Hindistan’ın doğu sahilinde, en kutsal yedi şehirden biri Puri; biz de sulak alanlarımızın bulanıklığını Puri’nin okyanusuna salalım diye geldik. Okyanus kıyısında insanı yerinden zıp zıp oynatacak güçte bir dolu ritüel yaptık. Beklenmedik bir şekilde svadistana’dan gelen zevki sefa hallerine fazlasıyla imkan veren bir yolculuk oldu. Bol bol boş vakitte bir dolu sohbet muhabbetin yanısıra sonunda Hint yemeğinin aslında ne menem bir şey olduğunu anlayabildim. Kendi halinde bir restorana girdiğinde yediğinden ne kadar zevk alsan da hemen hemen tüm yemeklere aynı baharat karışımını saldıklarından aslında özel bir tat almak zor. Gel gör ki kitlesel seyahatin bir güzelliği sonucu keşfedilen bir lüks otel restoranında her bir yemeğin adabıyla yapılınca yaşattığı haz, ağzımda dağılan, bu gereksiz sebze nasıl böyle bir evrim geçirebilir dedirten o tandırda pişirilmiş karnıbaharlar… Amanın.

Geri Guruji’nin mekanına döndüğümüzde bile şaşkındık, nasıl bu kadar yumuş yumuş geçer bir puja diye. Tabii ilk defa katılan hijyen meraklıları acı çekerken ağır cilt döküntüleri, ağır grip ve öksürük gibi arınma eğlenceleri hep bizimleydi, o ayrı. Spiritüel çalışma hayli sado-mazo bir deneyim, bunu bilir bunu söylerim.

İkinci Hint yolu bir dahaki muhabbete…

Kamakya’nın kucaklamasından sonra pujanın son aşaması, içinden geçtiğimiz tüm enerjilerin varlığımızda sabitleneceği son durağa doğru yola çıktık. Tarapith; 10 kozmik güç, 10 tanrıça arasından Tara’nın mekanı. Tara merhametin temsili. Gel gör ki merhamet hissiyle pek karşılaşmadığımız bir ortamda bulduk kendimizi. Bir kere ritüeller bu sefer tapınaklarda değil, ölü yakım alanındaydı. Ortamdaki babalara bakıyorsun, çoğu kırmızılara bürünmüş, dev rasta saçlı, her tarafından boncuklar sarkan yarı deli görünümlü ürkütücü tipler. Kamakya’da tapınakların önünde afiyetle ot çekenlere ek burada bir de ciddi alkol durumu var. Yani tantrik yolda kendinden geçmek için araçlar değişebiliyorJ Kafayı bulmuş “Jai Ma Tara” diye ortada bağrınan insanlar arasında yine başlıyorsun sormaya “ne işim var lan burada?”.

From Mahamaya to BabaBu şenliğe rağmen girdiğimiz ortamı dönüştürdüğümüz muhakkak. Kırmızı dhouti’ler (erkeklerin bellerine sardıkları bir kumaş parçası diyebiliriz) ve sariler (bu daha tanıdık herhal) içinde grubumuz kendi tapınağını yarattı bir nevi. Manu’nun önceden hazırladığı dev yantra çizimleri yerlere serildi ve kadınlar bu yantraları rengarenk pirinçlerle kaplayarak renklendirdiler. (Sırf renklerle oynayabilmek için ayakkabı yapmaya başlayan ben bayıldım tabii bu eğlenceye). Guruji ayrıca yine pirinç ve kum karışımlarından, sonradan üzerinde ateş ritüellerinin yapılacağı başka yantralar hazırladı, hepsini çeşitli hatlarla birbirine bağladı. Hatta ikinci gün dışarıdan “bu gavurlar ne eder” diye hayret ve ibretle izleyen insanları yanaştırmamak için ortamın etrafını da renkli pirinçlerle sardı ve tuhaf bir şekilde az sayıda istisna dışında mahalleli o sınırları aşmadı. Kahvaltı etmeden gelip neredeyse akşam saatlerine kadar sadhana (ruhani pratik) yaptıktan sonra Guruji’yle aynı üstadın öğrencisi Ma’nın yaptığı yemeklerle (prasad) orucumuzu açtık. Sabah 9’dan akşam 8’e kadar neredeyse sürekli aynı ortamda kaldık iki gün boyunca ve sanki toplamı bir dakika sürmüş gibi geliyor bana. Çok özel bir kapanıştan sonra Guruji’den bir sonraki pujaya hazırlık mantralarımızı aldık ve BİTTİ. Grubun küçük bir kısmı Guruji’nin evine dönerken çoğunluk Rişikeş’e doğru hareket etmeye başladı bile aynı gece.

Hala bitmiş gibi gelmiyor bana ama bu bana özel, tesadüfi bir his de değil. Üstadın dediğine göre pujanın etkisi bir ay boyunca sürecek, arınmalar devam edecek ve enerji bu sürecin sonunda sabitlenecek. Valla ne oldu ne bitti bilmiyorum, kendi hanemde ne oldu ne bitti onu da bilmiyorum henüz; hazmedip göreceğiz inşallah.

From Mahamaya to Baba

Pujadan sonra Hindistan’a gelmişken biraz turizm yapayım, Varanasi veya Nepal taraflarına geçeyim diyordum ama Manu yedi alemin Rişikeş’e, Prem Baba denen üstadın derslerine katılmaya gittiğini söyleyince “e bari hadi biz de gidek, kimin nesiymiş şu Prem Baba görek” dedim. Prem Baba, özellikle Agama’nın kimi zaman sert disiplininden, metodolojisinin bazı boyutlarından yorulan, zorlanan veya bir eksiklik hisseden “yolcu”ların kapısında buluştuğu bir üstat. Agama’da varlığımızın farklı düzeylerinde (çakralar ve bedenlerle ifade ediyoruz bunları bilmeyenler için) yaşadığımız pek çok tıkanıklıkları ve sorunları metodik bir şekilde, enerjiyi yükselterek daha rafine ve yüksek zihinsel, duygusal hallere taşıyarak aşmayı öğreniyoruz. Enerjiyi yükseltsen bile oradaki sorunu temelli çözmüyorsun aslında ama o sorunu besleyen zihinsel/duygusal halden çıkınca başka bir bakış açısı kazandığın için çözebilme imkanın artıyor bir nevi.  Çok çok değerli bir teknoloji bu. Bazıları ise bunun yanı sıra başka bir yaklaşımın da arayışına girmişler ve Prem Baba’da buluşmuşlar.  Agama’da kendime yakın hissettiğim pek çok insandan duydum Prem Baba’yı; Brezilyalı olduğu ve çok kalpten yaklaştığı dışında hiçbir şey bilmeden, bilmek istemeden geldim buraya. Guru arayan biri değilimdir; hayatta çok değerli hocalar edindim, ediniyorum, teslimiyeti de yaşadım ama “birinin kanatlarının altına gireyim onun yolu da beni acılarımdan kurtarsın” demedim.  Daha çok denk gelmelere bıraktım kendimi. Velhasıl bugüne yaklaşayım, Prem Baba’yla ilk güne.

From Mahamaya to Baba

Uzun, upuzzzzuuun, trenden trene koştuğumuz ama görece rahat bir yolculuktan sonra artık 30 kilo taşımaktan yılmış tutulmuş kaslarım ve zor yollarda beni hiç yalnız bırakmayan (!) adet dönemimin yorgunluğuyla gözümüze hoş görünen ilk otelin mütevazi odasına attım kendimi. O kadar ucuz ki burası Joceline’le ilk defa tek başımıza oda tutma lüksünü yaşayalım dedik. Ortak banyo ama temiz; belli ki başka bir dolu seçenek var Rişikeş’te ama biz bıktık artık taşınmaktan ve tamamdır dedik. Bir de şansımıza Tarapit’de şöyle havuzlu, palmiyeli, plazmalı, oda servisli bir otele denk geldik komik bir fiyata; rahatız yani manen, doymuşuz konfora. En azından oldukça merkezi bir yerdeyiz, hoş bir ortamımız var ve Prem Baba’nın satsang’larının (guruyla buluşmaların) düzenlendiği salona çok yakınız.

Rişikeş nedir ne değildir çok anlamadan, hafif de üşüyerekten ama bol rüyalı keyifli bir uyku sonrası biraz homur homur uyandım. Yok banyoydu, yok şuydu buydu vırvırlanacakken bir şekil geldik işte Satsang salonuna. Baktım etrafa, tipik dallı güllü kıyafetli, şallı, lepiska saçlı neo hippi karakterler; yüzlerinde sabit, sümüksü bir tebessümle birbirine sıkı sıkı sarılan insanlar. Amanın dedim, düştük yine bilindik alemin içine. Yalnız bu arada dip not düşeyim, hani bu yeni çağ ruhani aleme berduş hippiler takılıyor sanmamak lazım, fiziksel olarak dikkat çekecek kadar güzel, ışıl ışıl bir dolu insanla doldu taştı salon. Bir kısmını bizim puja tayfasının oluşturduğu herhalde 200 kişi falan vardı salonda. Ama itiraf etmek lazım, salon tertemiz, huzurlu; yastıklar dizilmiş yerlere herkes rahat konforlu takılsın diye. Ortada bir takım özgür ruh bebeler falan. Ortam nefis batı usulü ruhani yani. Derken bhajan başlandı. (Burada zaten genel bir müzik durumu var, şu an da yan masamda biri çıkarmış yan flütünü, diğeri gitarını; öttürüyorlar). Öyle bir gitar, bir harmonium çakma Bhajan değil, epey enstrümanın adabıyla çalındığı, çok güzel vokallerin olduğu düzgün bir dinleti; katılanı var katılmayanı var ama bozan yok. Ne yapacaksın ortam böyleyken, bir meditasyon tutturup salınıyorsun sen de şüphelerinin arasından. Derken grup ayaklandı ve Prem Baba girdi içeri. Kalpten bir düğüm attı ve bir kaç göz yaşı geldi daha ne olduğunu anlayamadan. Dedim, hislendim; Bhajan, yorgunluk şu bu; geçiştirdim o hali ama daha önce hiç böyle güzel bir gülüş (ve esmer yüzün arasından ara ara görünen böylesine beyaz dişler) görmedim.

Satsang’ı İngilizce bilmesine rağmen – sanırım yoğun Brezilyalı kalabalık nedeniyle de- Portekiz’ce veriyor, bir eleman da çeviriyor. Takibi biraz zorlaştırıyor bu durum ama ne yapalım. Prem Baba psikoloji altyapısı nedeniyle öğretisinde bu batı bilgilerine çok değinen, kişinin aynı zamanda hem ilk kahramanları ve hem de düşmanları olan ebeveyniyle ilişkisinin dönüşümünün önemini çok vurgulayan bir üstat duyduğum kadarıyla (işte kulağını tıkasan da duyuyorsun ister istemez). ABC diye bir inzivasından bahsetti arkadaşlar; doğum anından itibaren ailenle yaşadığın her türlü zorluk, bilincinde olduğun ve olmadığın travmaların çözümü üzerinde duruluyor anladığım kadarıyla. Vivian’ımla yaptığımız uzun sohbetler geldi hep aklıma; bu konuya çok kafa yormuş, bana da çok rehberlik etmişti Vivian. Üzerine ben de özellikle Irvin Yalom’un ve benzeri varoluşçuların önerileriyle epey uğraşmış, hatta kendimi oldukça zorlamıştım bu konuda. Aslında bir dönem o kadar çok yönden aileyle ilgili yüzleşmeye zorlandıydım ki; dönüştürmeye karar verdiğim kronik rahatsızlıklarımın altından bile annem çıkıyordu misal. Güzel hocam Laura sağolsun, kendimi boğacak kadar derinleştiğim bu yüzleşmeleri böyle yekün değil de teker teker, yumuşak yumuşak yapmam icap ettiğini idrak ettirdiydi sonunda bana da biraz yol alabildiydim. Sonuç itibariyle Prem Baba’nın satsangında bahsettiği bazı şeyler çok tanıdıktı. Ebeveynimizle nihayetinde ayaklarının önünde diz çöküp bizi bu hayata kavuşturmaya aracılık ettikleri ve bize tuttukları aynalar için şükredecek hale gelene kadar bazı yüzleşmelerin yaşanması gerektiğinden çok kısaca bahsetti. Bol biberli duyguları izlemekten; tepki vermeden, kendini özdeşleştirmeden şahitlik etmekten dem vurdu. Anlattıklarından not aldığım bazı şeyler var, derinine girmeden anlatmak ne kadar yerinde bilmiyorum, bir deneyeyim. Misal pişman olmanın kutsallığı, öğreticiliğini anlatırken, pişmanlığın kendini suçlamaktan çok farklı olduğunu; kendini suçlamanın büyük bir sevgisizlik hatta kendinden nefret içerdiğinden bahsetti. Pişman olma hali üzerine, bu ayrım üzerine düşünmek lazım. Bir başka ilgimi çeken ayrım da özellikle ruhani yoldaki şüpheler bağlamında anlamak ve derinlemesine algılamak (understanding – comprehention)  kavramları arasındaki. Bunu çözümleyebiliyorum sanırım; misal Guruji neyi niye yaptırdı hiçbir şekilde anlamıyorum ama Şakti’yi, çalıştığı yoğun evrensel enerjileri algılayabilirim (algıladım diyemeyeceğim henüz, zamana ihtiyacım var).  Bu ve benzeri bir dolu muhabbetten sonra yine bir Bhajan ile kapandı oturum iki saatin sonunda. İlk gelenlerin ve ayrılanların selamını kabul edeceğini bildirdi Prem Baba. Baktım bir dolu insan sıraya girip huzurunda eğiliyor. Yine tüm şüphelerime rağmen onu hissetmek istediğim için girdim sıraya. Swami’den bilirim, yamacında durdun mu bir elektromanyetik alan içine girmiş gibi olursun, başka bir türlü hissedersin böyle güçlü karakterleri. Baktım tabii insanlar napıyor, neler oluyor sıradayken. Ayaklarına kapananlar, her bir ayağını öpenler, çiçekler verenler… Bana fazla… Çocuklar çizdikleri resimleri veriyorlardı; dikkatimi çeken Prem Baba verilen her şeye öylesine değil, olanca dikkatiyle bakıyordu. Kimisiyle konuşuyor, kimisininse selamını alıyor sadece kocaman bir gülümsemeyle. Ve geldi işte sıra bana ve hat koptu. Gözlemin, şüphenin, niyetin boş olduğu, kendiliğinden dolu dolu bir an. Kalp sanki normal boyutunun üç katı büyümüş göğüsten taşacak, o yüzden ellerle desteklemek gerekiyor; yani selamdan değil öyle olması gerektiğinden eller kalbe gidiyor. Gözlerin seni gördüğünü, gülümsemenin içini ısıttığını hissetmek; mutlak kabul ve mutlak huzur hissi. Öylesine çarpıldım ki kalbimde bir düğüm (sanskar) çözüldü, yine boşaldı birkaç damla yaş. Düşük düzeylerden gelen histeri değil, kalptan yumuşacık bir çözülme naçizane bilgime göre. Kabul ettim orada; bir yol seçmek bir guru seçmek değil mesele; çok güzel bir ilham almak belki sadece. O da yeter.  

Fotoğraflar: bbtomas.com

Ortaokul zamanlarından beri hayatımdan eksik olmayan bir dostum uğradı geçenlerde yola düşmeden. Benim seyahat sonrası hikaye anlatma beceriksizliğimle dalga geçti bir güzel ve ohh dedim, ailem anladı artık ketumluğumdan değil, dilim dönmediğinden anlatamıyorum. Tunç’un dediği gibi “eee, deniz vardı, palmiyeler falan, çok güzeldi” diyip geçiyorum. Madem öyle yazalım, yazmaya çalışalım. Bu seyahate özel yazmak da bir mesele, çünkü bir puja’daydım, Sanskritçe ruhani seremoni, bir nevi hac yani. Böyle bir yoldaki uygulamaları paylaşmak ne paylaşana ne paylaşılana hayırlı; ama neredeydik ne yaptık ne yedik ne içtik bahsedebilirim.

İnatla hala Bombay dediğimiz Mumbai uçusunda Gülenay ve Rebecca ile karşılaştım. Gülenay ilk Sundance’te sonra da Vipassana inzivasında yollarımın kesiştiği eski bir arkadaş. O da Agama’ya gitti, bir buçuk sene orada kalıp hocalık nosyonunu alınca da kendi yoluna çıktı. Rebecca ile ise geçen sene Tayland’da tanışmıştım. Böyle sessiz sakin, kendi halinde bir kızcağız ama bir Havai dansı yaptı bize ne olduğumu şaşırdım; o ‘kızcağızın’ içinden müthiş bir zerafet ve kıvraklık çıktı, Havai dansının bu kadar naif ama dişi olduğunu hiç fark etmemiştim.

On the way to my first big Puja: KamakhyaBeraber havaalanında ilk Samosa’mızı yiyerek aktarmamızı bekledik ve Nagpur’a, Hindistan’ın göbeğine uçup oradan bir otobüs bir taksi Saoneer’e, Guruji’nin evine vardık. Ben kendimi Vipassana inzivalarına özgü o sessiz sakin, kadın erkek münasebetinin olmadığı içe dönük bir ortama hazırladıydım ama tabii Agama insanlarının olduğu yerde bu ne mümkün, cıvıl cıvıl şenlikli bir durumda buldum. Yoga eğitmenliği eğitimini beraber aldığım arkadaşlar, özellikle Joceline sağolsun biraz sessize sığınabildim. Joceline eğitim boyunca hiç sohbet etme fırsatı yaratmadığım, sessiz sakin, içine dönük ama sevimli bir kız. Biraz batı kafasında ve huysuz da bulurdum onu o zamanlar çok tanımamakla beraber. Kısmet bu zamanaymış, kurtarıcım oldu resmen. İçine girmek istemediğim o sosyallikten beraber uzaklaştık, bana Guruji’nin evi ve hemen yanındaki Ayurveda fabrikasının odalarından oluşan konaklama alanının en göze hoş görünen köşesinde bir yer gösterdi ve böylece başladık.

Bu yola en sevdiğim Agama hocam Manu’nun vesilesiyle çıktım. Bu adam bu üstadlarla çalışıp böyle güzel bir melek oluyorsa tamamdır dedim. Guruji Shambala’nın kralının himayesinde beyaz Tantra yolunda bir usta. Beyaz tantra hak yolunun hayatın, evrensel enerji ve güçlerin içinden geçen versiyonu diyebilirim. Pratikte mantralarla ve yantralarla, Mahavidya’lar gibi kozmik güçlerle yapılan meditasyonlar, farklı elementleri içeren ritüeller; hayli şamanik bir durum. Uzatmıyorum bu kısmı, merak edene bilahire… Ben açıkçası hem beyaz tantra deneyimini yaşamak için hem de Manu ile uzun sohbetler sonunda bir şekil ikna olup çıktım bu yola. Hani artık yoga hocasıyız ya, bilelim bir şeyi anlatıyorken neden bahsettiğimizi. Hem de çok uzun zamandır ucunda ne olduğunu bilmediğim bir yola çıkmıyorum. Ne yiyeceğimi bildiğim restoranlar, ne alacağımı öngörebildiğim butikler, nasıl bir ortama gireceğimi bildiğim tatiller… Hatta geçen sene kimileri için çok radikal görünen Tayland’da aylar geçirme kararında bile aslında daha önce gittiğim, bildiğim bir adaya; öğretisini deneyimleyip benimsediğim bir okula gidiyordum. Ha şimdi de sürpriz faktörünü azaltan çok unsur var, katılımcıların çoğuyla aynı okulun öğrencisiyiz, bir kısmını şahsen tanıdığım 100 kişilik bir arkadaş grubunun güvenliğindeyim yani. Ama işte adım adım, şanti şanti belirsizliğe toleransımızı arttırıyoruz.

Manu bu yola çıkmadan hepimizi çok uyardı yazılı sözlü; çok primitif koşullarda, sefillik yaşayacağımızı, pratiklerin uçuk kaçık gelebileceğini, neyi niye yaptığımızı anlamakta zorlanacağımızı ve batılı kafalarımızın buna isyan edebileceğini, teslim olmayı deneyimlememiz gerekeceğini ve her şeyden önce bir dolu arınma sürecinden geçeceğimizi… Ruhani yollarla ilgilenmemiş olanlar için diyorum, arınma dediğin pis bir şey:) Hem bedenen hem ruhen bir temizlenme sürecine girince yine aynı şekilde hem bedensel hem ruhsal tepkiler verebiliyorsun; içinde beslediğin kara deliğin derinliğine, yazgına göre de bu tepkiler oldukça şiddetlenebiliyor.

Saoneer pek çok batı Avrupalıyı delirtecek koşullardaydı belki ama yurdumun köy evlerinde bolca konaklamış, üniversite yıllarında uluslararası gençlik kamplarında uyku tulumlarında sıkış tıkış yerlerde yatmış, dağlara kamp atmış biri olarak ‘pehhhh!’ dedim. Beş gün o ritüel senin bu meditasyon benim… Amma ve lakin o kadar kolay olmadı tabii. Bu puja Muladhara, yani kök çakra düzeyinde çalışıyor. Muladhara bedenimizle evren arasındaki köprüyü kuruyor. Yani tüm fiziksel varlığımız; bedensel sağlık ve gücümüz, fiziksel aleme dair isteklerimiz, ihtiyaçlarımız, endişe ve korkularımız, egomuzu şişiren bağımlılıkların büyük yüzdesinin kaynağı bu çakra. Haliyle herkes sırayla hasta oldu, bir dolu zorlu duygular düşünceler su yüzüne çıktı. Saoneer’deki 3. Günümde hayli ağır bir grip başladı; dördüncü gecemde astımla da şenlenen hastalığımla cebelleşirken bu kök çakra duyguları öyle bir kabardı ki dayanamadım açtım bilgisayarı yazmaya başladım içinden geçenleri. Aklımın daha duru ve seri işlediği ilk gençlik zamanlarında yazarak şifa verirdim kendime; baktım uyuyamıyorum bu sıkıntıları yazar da rahatlarım belki dedim ve neler çıktı inanamadım. İçimdeki rezil, sefil, çirkin, mutsuz, ezik, başarısız, yalnız, sevgisiz beni en dibine kadar yaşadım o saatlerde. Şimdi okudukça keyif aldığım bir samimiyet, bir temizlenme hissi var o yazıda. Ondan sonra puja boyunca bu kadar yoğun olmasa da benzer duygusal kabarmalar ve özellikle para ve kariyere, ilişkilere dair bir dolu endişe çıktı ortaya.

On the way to my first big Puja: KamakhyaBöyle böyle madden ve manen sefil, ritüeller sırasında ara ara durup ‘napıyorum ben burada, manyak mıyım neyim’ diye diye geçti günler. Puja’nın 6. gününde bir sonraki durağımıza Kamakya’ya doğru yola çıktık. Düşünün 101 kişi ve Guruji’nin yedi sülalesi aynı uçakla Kalkuta’ya uçuyoruz! Toplu seyahat konusunda rekorlarım 4 otobüs AEGEE’li genci Ankara’dan Kapadokya’ya götürmek veya 30 kişilik otobüsle Makedonya deneyimi gibi karayollarıyla sınırlıydı (Bunu düşünürken hep dedim kendime, çok şanslıyım tüm bunları yaşadığım için). Bu kalabalıkla uçak kapatmak yeni bir deneyimdiJ Yol hepimize iyi geldi, Guruji’nin ortamının yoğunluğundan uzaklaşmak, yol heyecanı, Kalkuta’da temiz bir odada sıcak bir duş…Tüm bu yollar boyunca belli uçak biletleri dışında hiçbir organizasyona girmeden, tamamen akışında hareket etmenin de keyfini yaşadım. Hoşluklar denk geldi hep. Ve Kamakya…Her tantrik ortam gibi burası da yoğun ama sefil; vedantik yollar çok güçlü olduğu ve siyah tantra yolunu takip eden kara büyücülerin olumsuz etkisi nedeniyle sanırım, tantrik yolun aslında insana düşündüreceği estetik ve sanattan eser yok bu enerji noktalarında. Ama işte enerji noktalarıymış buralar, görüyoruz biz de. Kamakya bu anlamda çok özeldi, kendimi tuhaf bir şekilde, henüz iyileşmemiş olmama rağmen çok çok iyi hissettim. Dünya’nın yoni’si (Sanskritçe vajina) deniyor buraya, hikayesi bir kıskançlık sonucu parçalara ayrılan Shiva’nın eşi Parvati’nin yonisinin Kamakya’ya düşmesi gibi bir şey, detaylar anlatana göre değişiyor. Buradaki her tapınak belli bir kozmik güce adanmış ve küçücük karanlık, tütsülerle buram buram kokan bu mekanlar, Bengallilerin yoğun keçi kurbanı ritüellerinin de kısmı etkisiyle oldukça yoğunlar; içlerine girdiğinizde bir tuhaf hissediyorsunuz. Ana tapınağın derinliklerindeki mağara beni benden aldı, çok özeldi gerçekten. Amma ve lakin Kamakya kesinlikle turistik bir yer değil, anca bu konularla ilgilenenler için anlam ifade edecektir. Tüm bunları yaşarken hep Anadolu’da buna benzer yoğunluk taşıyan yerleri, kendi köklerimin, çerkeslerin ruhani pratiklerini merak edip durdum.

Sonraki durak Tarapith gelecek yazıda…

Resimler: bbtomas.com

Charlotte galerisinde işlerini sergilemek istediği bir ressamı görmek için kır evine gider ve ressam gözlerden uzak tuttuğu nadide eserlerinin perdesini aralarken şöyle der: “Görmek üzere olduğunuz kanvasların, aklıma gelmiş olan tüm iyi fikirlerin ilahlaştırılması olduğunu düşünüyorum. Bu benim saf, evrensel, tanrısal güce en çok yaklaştığım nokta. Yoni![1] Evrendeki en kuvvetli varlık. Tüm yaşamın, zevkin ve güzelliğin kaynağı.” [2]

Geçen sene dişilik mevzusunu 49 dişi ile aynı ortamda 5 dolu gün geçirerek yatırdık masaya. Agamanın verdiği müthiş çakra/farkındalık düzeyleri temelinde farklı kadınlık hallerinden başladık, sonra kendimizi koruma dürtüsüyle ortaya çıkan hislerin duygu ve moda dönüşümünü bilimsel bir yaklaşımla anlattı Maha Ananda. Hisler iyi hoş, bastırılmamalı, ortaya çıkmalı. Ama ortaya çıkan hisle ne yapacağın, yani onu nasıl bir duyguya dönüştüreceğin seçimi mesele. Anahtar kelime seçim. Hissettiğim halin beni nereye götüreceğini seçme iradesi ve özgürlüğü. Baskılamak, ertelemek değil; hissettiğine bakıp onunla ne yapacağını seçmek. Nasılı niçini yok; kıskanmayı, kızmayı, mağduriyet halini değil başka bir şeyi seçmek. Çok kafa açıcı bir bilgiydi. Ama hepsinden ötesi bu beş gün boyunca genel olarak dişilik algılayışımla ilgili olumlu yönde bir anlam kayması yarattı tüm muhabbet; hatta ben bugüne kadar erkek olarak yaşamışım bile dedim. Kadının gücünü anlatırken kullandıkları kadife kılıf içerisindeki samuray kılıcı analojisine hasta oldum, evime götürdüm, yastığımın altına koydum. Etrafımdaki erkekleri nasıl hadım ettiğimi gördüm. Erkekleri hadım ettikçe kadınlığımın ne kadar da eksildiğini anladım. Üstüne bir de bol bol dans ve ritüel. En özel ritüellerden biri dolunayda onca kadının mutlak bir sessizlik içinde sahile inip, bir çember içinde niyetlerini edip sonra da çıplak denize girmesiydi. İnanılmaz bir görüntü, inanılmaz bir güzellikti.

ak2Kadınlara bedenlerinin en çok neresini beğendikleri sorulduğunda muhtelif kaş göz baldır cevapları arasından bir ‘yoni’ sıyrıldı. Bir kadının vücudunda en beğendiği yer yonisi?! Sevmeyi anlarım, özel hissetmeyi anlarım ama beğenmeyi kabul edemedim. İlerleyen günlerde ‘kendinizi en dişi hissettiğiniz kıyafetinizle gelin’ komutasına belden aşağısı tümüyle açık bir kılıkla geldi aynı kadın. Baktım, evet ya, güzel yoni. Sonra bir tık daha attı zihin, farkettim ki onun yonisi olduğu için değil, hani bildiğin yoni çok güzel. E dedim bende de var bundan. Gittim baktım. Öyle modern batılı kadın kafasıyla ‘aa tabii ki barışmamız lazım oramızla buramızla’ diye ezbere değil, uzun uzun baktım. Güzel sözler söyledim ona önce yine bir takım komutalara uyarak, sonradan içselleştirerek. Barışılıyormuş kendisiyle, gerçekten bir nilüfer çiçeğiymiş ve sevilesiymiş. Kursun sonunda ilan ettim bu barışı ve teşekkür ettim vesile olan kadına.

İşte o noktadan sonra benim için herşey değişti.

Tantrik Yoga’da en önemli iki sembol yoni ve lingam. Freudyen sembolizminin indirgemeci yaklaşımının ötesine geçmek gerekiyor bu noktada. Kadın ve erkeğin sembollerinin, cinselliğin ortaya çıkardığı kutupluluğun varoluştaki tüm fenomenlerde kendini tekrar ettiğini görmek kolay. Yoni ve lingamın ilişkisi, dağ ve vadi, su ve ateş, manyetizm ve elektrik, ay ve güneş arasındaki kutupluluk gibi tezahür ediyor doğada. Yoninin kelime anlamı kaynak; en yüksek anlamıysa yaratılışın kaynağı. Tıpkı bir kadındaki yoninin onun yaratıcı enerjisinin kaynağı olması gibi.[3]

Beni bu kelimelere çok kuvvetli bir yoni puja[4] getirdi. Bu mevzunun okuyarak anlaşılabileceğinden emin değilim; en azından benim kafam o şekilde basmadı. Agama’daki deneyimler, yoni sembolizminin en yoğun kullanıldığı, ana tanrıçanın evlerinden Kamakya’daki tapınaklar derken Anish Kapoor bambaşka bir kanaldan anlattı tüm meseleyi bana. Bir yoni puja yapmak isterseniz en rafinesinden; ‘tüm yaşamın, zevkin ve güzelliğin kaynağını’ görüp anlamak için Anish Kapoor’un büyüsüne tanıklık edin sergi sona ermeden. Bu düzeyde bir sanata yorum yapmak haddim değil, sadece şunu önerebilirim; öyle gezip bakınarak değil, sizi çağıran işlerin önünde bakışınızı sabitleyip dakikalarınızı geçirerek kalın. Bakalım neler olacak.

[1] Amca orada başka bir şey söylüyor aslında. Repliği saptırarak argo (veya teknik) ifadesi kulağımı tırlamadığı için Agama’daki usulü, sansktritçe karşılığı olan ‘yoni’yi kullanıyorum bende hayatımda, oradan devam ediyorum yoniyle muhabbetime.

[2] Kıllanan zihin; kılığı, alkolü, seksi, ilişkileri, zamanı ve bir dolu başka şeyi tüketir Sex and the City ama kadının o kadar çok gündemini masaya koyar ki yiğidi öldür hakkını yeme.

[3] İlgilenen için David Frawley-Inner Tantric Yoga önerilir

[4] Yoni ritüeli